17 Kasım 2009 Salı

"Çok zor" lafına "Nesi zor?" karşılığı alanlara...Ben anlıyorum sizi...

1986 krizinden sonra mı oldu yoksa teknoloji gelişti gelişeli mi bilmem, insanlar yalnızlaştı… Sanırdım ki büyüyünce herkesin başına geliyor bu, ama sordum büyüklere “hayır” dediler… Yanlış zamanda mı doğduk acaba?
Bu kadar para kaygısı, bu kadar ağır sorumluluklar, bu kadar fazla seçenek ama bir o kadar da çaresizlik mi bizi uzaklaştırdı? İnsanoğlunun günden güne doyumsuzlaşması mı beni kardeşimden, arkadaşımdan, sevgilimden etti? Daha iyi bir arkadaş mı bulduk da kardeşimiz yaptık ya da elde ettiklerimiz o kadar yeterli ve tatlıydı ki arkadaşlara ihtiyacımız mı kalmadı? Ya da sevgilimizin bacak boyu yeterince uzun değil miydi daha uzunları durmadan gözümüzün önündeyken? Ben çözemedim… Ben bilemedim…
Neden, ne zaman bu kadar yalnız ve çaresiz kaldık…
Hangi ara hayat bu kadar zorlaştı…

16 Kasım 2009 Pazartesi

LEBEN...

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

20 Ekim 2009 Salı

Yazar bunalırsa ? ? ?

Yaş “Bu akşam ne yemek yapıyoruz” yaşı değil,
Yaş “ Bu akşam nereye gidiyoruz” yaşı…
Zaman “Annemlerle yaşasaydım para biriktirirdim” zamanı değil,
Zaman “Annemleri istediğim zaman görebileceğim ama onların beni her istediklerinde göremeyecekleri mesafede bir ev tutmalıyım” zamanı…
Aşk “ Çok özeldik, çok güzeldik vah tüh hiç unutamayacağım” aşkı değil,
Aşk “ Zaten anlaşamıyorduk, bir dahakine biraz daha az konuşan bulmalıyım” aşkı…
Kız “ Planlayayım, uygulayayım, aman ne derler” kızı değil,
“İstediğin gibi yaşa, sıçtın sıçacağın kadar,biraz da takma…” kızı artık…
Hepimize hayırlı olsun…

17 Ekim 2009 Cumartesi

!!!GoHomeHoneyyyy!!!

StopThinking
And
StartDreaming!

Space

İnsanBazıŞeylerinDeğeriniKaybettiktenSonraAnlıyor...
Bkz:SpaceTuşu

8 Ekim 2009 Perşembe

07.10.2009

Üstümden yükü almana sevindim… Hani filmlerde ruh bedenden çıkar ve semada gezinir ya özgür özgür, dün geceden beri ruhum geziniyor… Hem de sadece Trakya’nın yükselen yıldızı güzel Çorlu’muzun semalarında değil.Ankara, İstanbul, Çorlu gidip geliyor…

Bu arada elektrik sayacındaki mühürü kırmak suç mu? Suçsa dün akşam ben suç işledim… Ruhumu uçuran hafifleme bu değil tabii :) Girişten bağımsız başlığa istinaden yazılmış bir ayrıntı diyelim…

He bir de;

Yanlış kararı vermek mi daha korkutucu yoksa “keşke”lerle yaşamak mı?
Sanırım ben elektrik sayacını kırmam gibi yanlış karar yolundan gideceğim… Karanlıkta otururken “keşke elektriğim olsaydı” dememek için…

Bunu da başlıktan bağımsız hayata dair yazılmış bir şey olarak farz edelim.

30 Eylül 2009 Çarşamba

Hayrolsun...

Dünyanın bir ucunda uzaktan bir arkadaşla metroda karşılaşmak gibi… Ya da haftaya hangi şehirde, hangi masada kimlerle olacağını bilmemek gibi… Dün “Ben takla atıp havuza girerim” denemeleri yapıp sidik yarıştırdığınızın ertesi gün en sevdiğinizin kanser haberini size vermesi gibi… Bir zamanlar yanında konuşamadığınız ya da konuştukça içinizi kustuğunuzun 3–4 saniye kollarının arasında durmanın geçmişi silmesi gibi… Çocukların dondurma sevmemesi, erkeklerin kendini bilmemesi, anlamazlıktan gelmesi, kadınların nefret edilesi kadar güçsüz durumlara düşmesi gibi şaşırtıcı bir formda bugünlerde hayat… Her sabah işe giderken “Acaba yarın işe gidecek miyim?” ya da “Acaba yarın bu işe gidecek miyim?” sorularıyla birlikte “Yok sarhoş değilim, çok sıkıcıyım, çok çok sıkıcıyım” müzik eşliğinde beynimde…

8 Eylül 2009 Salı

Dönüş çabaları...


"minik Hobbit! Git yüzüğü at bakalım o zaman dövüldüğü yere..."

Elveda Efendimissssssssss

2 Eylül 2009 Çarşamba

Challenge...

*Yavaş yavaş unutulduğunu bilmek;


*Hep hatırlandığını bilmek;
- Nesrin Teyze ve İlter Amca'ya ulaşılıp hal hatır sorulacak. (X)- Söz konusu kişinin muhtelemen bu haftasonu gideceği tezgah isimli barla irtibata geçilecek ve onun için istek bir şarkı ile beraberinde bira ısmarlanacak. İşi şansa bırakmamak için soğan halkası siparişinden kaçınılmayacak. (X ~ Süleyman (tezgah)- Z'den arada sırada Ezgi'yi araması ve konuşmalar sırasında konuyu bana getirmesine ve ne kadar özlediğinden bahsetmesi sağlanacak. İlgi hep canlı tutulacak (Z ) - Garanti bankasından Ezgi'ye ek kart çıkartılacak. Böylece uzaktan başaramadığımız yaşatma işlemi online olarak sağlanmış olacak (X)- P’dan Ezgi’yi araması ve yemeğe çağırması istenecek. Yemekten sonra yarım kalan kola yolluk olarak Ezgi’ye verilecek. Yemeğin akabinde wii oynanacak ve X karakteri seçilecek. bu karaktere kaş eklenip ağzı kapatılacak. Yapılabilirse sakal ve küpe donanımları eklenecek. (Y - P)- P’ın çağırmadığı akşamlar Sampi'den Ezgi’nin evine parası ödenmiş durumda yemek istenecek. Bu konuda Sampi ile iletişim ve paranın ödenmesi konusunda döndüğünde tüm vandalizmi kabul ederek Y’den yardım istenecek. (X ~Y)

*Hep aynı şarkıyı avaz avaz söylemek;

“Feelin' that it's gone
Can change your mind

If we can't go on

To survive the tide love divides

Someday love will find you

Break those chains that bind you

One night will remind you

How we touched and went our separate ways”

*Hep aynı yere gitmek;



*Ölümden korkmak ama ölmekten korkmamak;
Kümülatifte iyi olmak…
Yunusları,kurabiyeleri ve pazar sabahı omletlerini düşünmek…
Bir de kadim dostum Mua’yı…
A be Mua, a be Mua

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Innovative canavar...

Googlex projesine hep destek,tam destek!!!

Soysuzlar Çetesi…


Tarantino filmlerindeki,o komik,eğlenceli(bkz.kafa koparılması suretiyle elde edilen kan ne kadar da yoğun,fazla ve kırmızıdır.Çocukken kullandığımız sıkma boyalara benzer,istemeden de olsa hoşumuza gider ve belki de tüm şiddet sahnelerinde gözlerini kapatan ben,yüzümde hafif bir tebessümle bir psikopata bürünürüm ve Tarantino’nun şiddet sahnelerinde gözlerimi dört açarım) havayı sevsem de hayranı değilim.
“Inglourious Bastards” beni birçok yönüyle etkiledi.Film eleştirmeni gibi bu maddeleri doğru ,yakışan şekilde ifade edebileceğimi düşünmediğim için ,doğru anlatacağımdan emin olduğum kısmını anlatmaya çalışmalıyım sanırım.
Nazi Albay Hans Landa…Onu anlatmadan önce,neden filmin bendeki izlerinden “doğru anlatılabilecek” olarak bu karakteri seçtiğimi anlatmam gerek sanırım.25 senelik hayatım boyunca en kötü huyumun “ kararsızlık” olduğunu düşünmüşümdür.Bunu değiştirmek için adım attım,ne mutlu bana!Artık çok düşünmeden karar alıyorum ve aldığım kararların doğruluğunu tüm uygulama sürecinde düşünüp,uygulamayı mahvedip,güvenirliğimi yokediyorum. Karşımdaki insanları etkileyebilirim belki...Kararlarımı uygulayabilsem,kendime verdiğim sözlerden dönmesem...Ama bu Hans Landa dediğimiz adam,dediklerinin,yaptıklarının doğruluğuna o kadar emin ki(en azından eminmiş havasını iyi veriyor) ve o kadar güzel betimlemelerle olayı size aktarıyor ki şaşıp kalıyorsunuz.Akıllı olmanın yanısıra mimikleriyle ve sinir bozucu ses efektleriyle sizi iğrendirebilir. Ne istediğini biliyordur ve alacaktır.
Tüm film boyunca adamın oyunculuğuna ve karakterin kendinden emin sinir bozuculuğuna hayran kaldım.Ben de öyle olmak isterdim,uyguladığım alanlar farklı olsa da,öyle kendinden emin ve durumu iyi yöneten bir uyuzcuk olmak isterdim dedim kendi kendime.Bunu uygulayamadığım her durum için üzüldüm kendime.İkna edici ya da konuyu yönlendirici kişi olamadığım için.Film boyunca sürdü bu tuhaf his...
Taa ki filmin sonunda Hans kaba tabiriyle “göt” oluncaya dek...İşte o zaman kendi kendime şöyle dedim ; “Kızım batıyorsun,çıkıyorsun,sıçıyorsun ama filmin sonu güzel olacak”...
Umut güzeldir ...

(Bu arada eline sağlık Tarantino :) )

20 Ağustos 2009 Perşembe

Aklını alırım...


Sinüs eğrisi...

Sinüs eğrisi gibi olan ruh halim,tepede olmasa da tatminkar derecede “x” ekseninden uzakta...Sağol Tanrım :)

Düş bahçesi

Varolan en güzel bahçeyi yarattığınızı düşünün.Her yanında çiçekler,renkli renkli kelebekler olan ve yağmur sonrası vazgeçemeyeceğiniz güzellikte bir toprak kokusuna sahip bir bahçe.Hiç üşenmeden tek bir günü atlamadan bakımını yaptığınız,her yaprağın sizin için önemli olduğu bir bahçe...Gece,ayın tam üzerinde parladığı,güneşinse gündüz vakti bunaltmayan sıcak ellerini esirgemediği bir bahçe.Yabancıların,kötülüklerin,hüzünlerin girişinin yasak olduğu bir bahçe.
O bahçenin yerini çok tesadüfi,çok şairane elde ettiğinizde kimsenin size “ Sakın kapıdan dışarı çıkma” demediği bir yer...
Dışarıda olsam da artık,bir yerlerde o bahçenin varolduğunu bilmek bile yeterli artık sanırım.Belki öylesine gezinirken tekrar göreceğim,belki ölene dek rüyalarımda olacak ama ne olursa olsun “gerçek” olan bir bahçe...

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Gerçekten de pardon...

Pardon, bakar mısınız ?
Tanışmış mıydık ?
Sevmiş miydim ben sizi hiç ?
Sevişmiş miydik?
Pardon daha önce konuşmuş muyduk ?
Yürüyüp çıkmazlarda yorulmuş muyduk ?
Yüzünüz ne kadar da aşina !
Avucumun içine alıp öpmüş olabilirim
Gözünüz öyle uzak bakmasa
Sizi tanıdığıma yemin ederim
Peki bu şarkıyı hatırlar mısınız ?
Pardon bakar mısınız ?
Adınız neydi sizin ?
Baş harfini göğsüme
Yazmış olabilirim
Pardon daha önce nerdeydiniz ?
Geçtiğiniz yollara düşmüş olabilirim
Yüzünüz ne kadar da aşina !
Avucumun içine alıp öpmüş olabilirim
Gözünüz öyle uzak bakmasa
Sizi tanıdığıma yemin ederim
Belki bu şarkıyı hatırlarsın

2 Ağustos 2009 Pazar

Kör

Kör olduğumu,göremediğimi umuyorum...Şayet kör değilsem çok fena...

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Teşekkürler annem...

Nostarji değil nostalji :)

23 Temmuz 2009 Perşembe

“Sevgili günlük” tadında...




Sabah özlediğim bir sesle uyandım...Konuştukça o özlediğim ses bildiğim,tanıdığım ses mi bilemedim ama gene de ,sabah 1-2 saatimi yese de,nostalji güzel şey...Nostalji?Şimdiki zaman?Gelecek? Mukadderat... : )

Rutin işler...Uzun yazışmalar,aynı hesaplar,excel manyaklığı ve Algidanın hımbıl menusu...Bir baktım öglen olmuş.Bu arada kızıl stajyerime baktıkça kızıl saçlarımı özlüyorum o ayrı.Ama akşam kuaför seansımda kızıla boyatacak kadar cesaret bulamadığımı düşünürsek daha tam gaza gelememişim...Hem saçımı o renge boyatırsam da,şimdilik o üniversiteye dönemeyeceğim.

Velhasıl kelam,
Akşam oldu..herkes gitti gene..Ben ve Hülya kaldık fabrikada.Bir de proje ekibi : )
Bazen diyorum,şu şehirde (şehir bile değil ya) geçirdiğim günler hiç bitmeyecek mi...Nasıl geçiyor anlamıyorum ya, o ayrı...Allahtan telefonum hiç susmuyor.Sevildiğimi bilmek güzel...Sevdiklerimin sesini duymak...

Yarın sahil gecesi...Gece 03:00 te Ankara yolcusu olsam da geçmişin tozlu sayfalarından bir rutuel daha fırlayacak yarın akşam...Düşüncesi bile güzel...En sevdiklerim,ben,sahil ve gereksiz bir sürü dizi karakteri : )

Güne ağlayarak başladım ama(bkz:Dengesiz haliyeti ruhiye) şu anda geçen 1-2 haftadır olduğum gibi “mutsuz ama güçlü” mode on en azından...

Sevgili günlük tadında olsa da bu yazı,bu inişli çıkışlı günün hatrına bloga girmeyi hak kazandı.




20 Temmuz 2009 Pazartesi

Dostuma...







İlk gördüğümde,sekiz senenin silemediği o karedeki, rugan ayakkabılı,o kapkara saçlı,boncuk gözlünün hayatımın en değerli insanlarından biri olacağını nereden bilebilirdim.(Bei Menchen,die er nicht kennt,ist er meistens furchtbar schüchtern J).O rugan ayakkabıların(Es war nicht deine Sache J) yerini adidasların alacağını,uğrumda topuğunu götürücü tehditlerle karşılaşacağını,o boncuk gözlerdeki küçük emrah bakışının asla değişmeyeceğini J o heybetli kollarda bulduğum huzuru başka hiç bir kucakta bulamayacağımı ve belki de başka hiç bir grupla bu tadı,bu samimiyeti,bu vazgeçilmezliği bulamayacakken bu grubun en güçlü,en birleştirici halkası olacağını...kmlerce uzakta sevildiğimi bileceğimi,sevmekten hiç vazgeçmeyeceğimi ve kmlere inat 1 milim bile uzaklaşmayacağımızı...
Bugünlerde ilk defa bu kadar uzun bir fiziki ayrılığa hazırlanıyoruz.Hayat bizi başka şehirlere sürüklemekle kalmadı şimdi de ülkelerimizi ayırıyor.Ama nedense dostluğumuz araya giren kmlerden ziyade geçen zamanla doğru orantılı sanki...Büyüyor,büyüdükçe hafifleşiyor,hafifleştiriyor,huzur veriyor ve tarif edemeyeceğim bir forma bürünüyor...
Oralarda mutlu ol,ne zamanki beni,bizi özledin kendini ODTÜ çimlerinde hayal et...Çünkü Minnoş,Özge ve ben 2010 sonbaharında seni orada bekliyor olacağız...
Güle güle git güle güle gel...

Felsefe

E: Anılarını hayallerinin önüne koyan kimse gelişemez.
Tanrım bana değiştirebileceklerim için kudret,değiştiremeyeceklerimi kabullenmek için sabır ve bu ikisini ayırt edebilmek için de akıl ver.

O: biz insanlar. çünkü bizler herşeyi değiştirebileceğimizi düşünürüz istersek. ki bir diğer teşhirci felsefe de şöyle der sen iste ve olsun.. bir diğer handicap ise hayallerinin anılarınla bağlantılı olması. teorik olarak bilmediğin birşeyi isteyemezsin, istediğimiz eskiden öğrendiğimiz bize öyle ya da böyle öğretilmiş güzel duyguları yaşayacak ortamlara akmaktır. bir şair bunla ilgili der ki..dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe sırf sana benziyor diye usulca sokulup... dolayısı ile bu da bir şans işidir. kaderci olup beklemek mi gerek.ya da üstüne mi gitmek..balansı bulmak zor. eğer insanlar birşeyleri kabul eder olsa idi bilim hiç ilerlemezdi.. bu ülke esaretten kurtulamazdı vb. bence.
felsefe yapma.

15 Temmuz 2009 Çarşamba


Ayaklarımın en güzel gözüktüğü zamanlar,kumda debelendiğim zamanlar...
Sanırım şu anda en çok özlediğim şey de,karşı taraf servise hazırlanırken,heyecanlı bekleyiş sırasında onlara attığım kaçamak bakışlar
:)

"Umut güzeldir"sezon sonu: "sezondan ufak ufacık bir kuple"bölümü

Çok yakın bir arkadaşımın başına gelenler (vallahi benim değil :) ) beni hayrete düşürüyor.
Kız son 1 senesinde mücadele etmeyi öğrendi...
Tüm sevdiklerinden,tüm bilindik mekanlardan ve senaryolardan uzakta bambaşka bir ülkede güçlenmenin öyküsü sanki bu...Biz dizi desek de;üzerine iki üç ciltlik duygusal komedi tadında,tramvatik,dramatik,hatta bazen korku unsurları içeren bir roman serisi yazılası bir sene...
Uzaklara giden kahramanımız,hayatının en güzel zamanlarını da o dönemde yaşamıştır.Şimdi gerçekliğinden ziyade yok oluş nedenlerini sorguladığımız o dönemden, bir daha asla eskisi kadar saf,doğal ve ne yazık ki mutlu olamaycağı bir formda yeniden varolmuştur.Anka kuşudur kendisi...
Her işte bir hayır olduğunu düşünen ben,kendisinin ruh eşi,bu dönemin de acı da olsa onun için bir tecrübe,gerçeklerle tanışmasını sağlayan bir “yok oha bu kadar da olmaz”lar silsilesi olduğunu düşünmekteyim...
Ama keşke bu serideki ruh hastası rolundeki tuhaf dişi bu kadar şizofren olmasaydı...dünya etrafında dönüyor,en çok o seviliyor,hep o sevildi,o çok masum sanmasaydı.Tüm bu yanılgı ve tüm bu komedisine rağmen bu karakter de dizimize renk verdi,heyecan getirdi kendi çapında...Teşekkür ederiz...
Ama ona kötü bir haberim var...sandığı gibi her zaman “o” yoktu...Dizimizin 3 ayı boyunca ne yazıkki ben onunla ilgili en ufak bir ize rastlamadım...Etrafımda geçen o büyülü ve ,hala, o zaman diliminde gerçek olduğuna inandığım hikayede o figüran bile değildi...
Bu biramı kendini başrolde sanan figuranları düşünerek yudumluyorum...
:)

14 Temmuz 2009 Salı

Dance Queen in Tunalı Hilmi



Çubuk saplama makinesi...Vanilyalı mix...Simit...Kobetsu kaizen...Teknisyen operator hata kartları...Mücver...Çim kokusu...Koca otobüsle manevra zorluğu...Duş...Djarum black...Bakım serumu...
Anyway...
I know what you did today...

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Dengesiz haliyeti ruhiye

"Bir şeye çok inanırsınız,güvenirsiniz,onu seversiniz...ama bu sevgi çikolatalı pastayı sevmenizle ya da denizi,kitapları,müziği sevmenizle aynı sevgi değildir...İnsanları sevmekten de farklıdır...Nefes alırsınız onunla,korkuyu tadarsınız ya giderse diye...Kokusu huzur verir,yüzünde her ayrıntıyı bilirsiniz,her kıvrımı,her beni,her mimiği,her tepkiyi...İnsanoğlu bu ya,alıngan,kırılgan,sevecen...bir de öfkeli,bencil,doyumsuz...bunlar bir su yüzüne çıktı mı artık sevmiyorsunuz sanırsınız,uzaklaşır,başka şeylere tutunur geçici mutluluklar yaşarsınız.sonra bir sabah nefessiz yataktan fırlarsınız nedenini bilmeden hıçkırılıklara boğulursunuz...ağlamak değildir,haykırış,çığlık,pişmanlık,nefret,özlem,hepsini kusarsınız ama defaultta sevgi vardır...o anda tekrar hissettiğiniz,gittiğini sandığınız ama gitmeyen...Üzgünüm ki gitmeyecek de...yıllar geçecek,geçici mutluluklar çıkacak karşımıza...ama o kurulu saat en beklemediğiniz bir sabah sizi nefessiz bırakacak...susamayacaksınız...duramayacaksınız...boğulacaksınız...ama bu kadar da umutsuz olmamak lazım...bir dahaki krize kadar hep toparlandığınızı sanacaksınız ve en başından beri ben doğru olanmutluluğun hangisi olduğunu söylemedim...sizi tüm hatalarınızla,tüm pişmanlıklarınızla,tüm affedişlerinizle,tüm salaklıklarınızla kabul edemeyecek biri yerine kesinlikle anlık mutluluklardır doğru olan..kalp kırmadan,bağlanmadan....çikolata gibi...deniz gibi...iz bırakan bir kitap ya da şarkı gibi...hep tatlı anımsayacağınız.

.

.

.

.

.

bunları yazdım,yazdığımı beğendim sandım ki nefessiz kaldım..."


Yazar 1 ay önce yazdığı yazısını yayınlamakta...

Sevgi denen şeyin zırva olduğu kanısında şu anda...

Bir daha nefessiz kalırsa haber verir,o ayrı...

Hoşgeldim yazısı

En son ne zaman yazdığımı bile hatırlamak zor...
En son ne zaman bu kadar canım yandıysa o zamandır herhalde...
Ruh hali dediğimiz şey,kendi mekanizmamızdan bağımsız oluşan bir cümle ve siz sadece virgül koymaya yetkili,nokta içinse insanüstü efor sarfetmesi gereken kişisiniz...Virgülleri koyarken de gerçekten doğru yerlere koyduğunuzdan,anlamı bozup bozmadığınızdan asla emin olamayacak kişi...Ruh haliniz sizden bağımsız bir mekanizma ya,elinizde olmadan...
Yedek lastik olduğum dönem boyunca cümleyi okuyup anlayan,virgüllerle noktayla yönetemeyen kişi benmişim...
Bugün yedek lastiklikten istifa edip bir “hiç” olmayı umduğum kişiyim...şimdilik bir “hiç”...
Cümle bitti
.